Ordu ve gemi yolculukları

0

Karadeniz bölgesi, 1950’lerde kara yoluyla tanışıncaya değin, denizler bölge için yaşam damarı olmuştur. Türkler denizci bir ulus değillerdir aslında; Karadenizli Türkler de yüzlerce yıl öncesinin yerli halklarının ya da Helenlerin yaşam biçiminden öğrenmişlerdir denizciliği. Karadeniz’in “Aksenos pontos” yani “Konuksevmez deniz” olduğunu da onlardan öğrenerek mesafeli durmuşlardır hep. Ancak dağlarla denizin arasını yolla açamadıkça ürkek de olsa denize dönmüşlerdir yüzlerini. Gitgide alışmışlardır da. Ordu kent tarihinde denizin ve gemilerin unutulmaz bir yeri vardır. Dumanlarını savura savura gelen ve giden gemiler uzun yıllar bir imgeye de karşılık gelmiştir: Kavuşma ve ayrılık. Kentin ortak belleğinde yaşayan özlemler, beklentiler, ayrılıklar, kavuşmalarla ilgili bütün duygular gemilerle özdeş kılınmıştır. Çünkü giden gemiyle gitmiş, dönen gemiyle dönmüştür.

19. yüzyılın ortalarına kadar mavnalar, çaparlar, küçük sandallar Orduluları komşu kasabalara kentlere bağlıyordu. Büyük gemiler bu küçük kente pek uğramıyordu. Uğrayanlar genellikle yük gemileriydi. Rus, Romen, Fransız ve Alman gemileri un, tuz, gaz yağı, çivi, kumaş gibi ürünleri getiriyor, Ordu’dan da yumurta, deri, kereste alıp gidiyorlardı. Bunlar eğer Samsun ya da Trabzon’a uğrayacaklarsa, sözü geçen birkaç Ordulu tüccarı ya da yolcuyu alabiliyorlardı. 19. yüzyılın sonlarına doğru yabancı yolcu gemileri de Karadeniz’de boy göstermeye başlamışlardı. Kapitülasyonların kolaylıklarından yararlanan yabancı bayraklı gemiler Batum’dan, Trabzon’dan Fransa’nın Marsilya kentine kadar gidip geliyorlardı. Bu gemilerden bazıları Ordu’ya da uğrar olmuştu. Bunların içinde Fransız Paquet ve Tatla, İtalyan Triestino en bilinenleriydi. Bu dönemde, yani yaklaşık 150 yıl önce Ordulular artık İstanbul’a gidebiliyorlar; oradan çeşitli ürünleri, malzemeleri getirtebiliyorlardı.

Fransız Paquet Vapuru

19. yüzyılın sonunda ise, Karadeniz, yerli yabancı çok sayıda gemiyle tanışacaktı. Kente gelen her gemi yeni haberler, yeni insanlar ve yeni ürünler demekti. Gazeteler gelirdi, yeni yayımlanmış kitaplar gelirdi, kahve, çay gelirdi, hekimlere tıp malzemesi, eczanelere ilaç gelirdi. İnsanlar gelirdi, en taze haberlerle. Gemilerin Perşembe yönünden gelip kentin açıklarında demir atması, her seferinde heyecan yaratır, kentin o günkü gündemini belirlerdi. Kim gelmiş? Neler gelmiş? İskele ana baba gününe dönerdi. Mavnalar, sandallar gemiye doğru yola çıkardı. Geminin ağır vinci gürültüyle çalışır, mallar indirilirdi. Sonra yolcular inerdi. En son da iskelede birikmiş gidecek yolcular gemiye taşınırdı. Açıkta demirleyen gemi, geldiğini bildirmek için üç kez çalardı kampanasını; giderken ise uzun uzun kampana çalar ve kenti selamlardı; bu nezaketti, gelenekti. Kentle gemi arasındaki bir aşk ilişkisinin göstergesiydi bu.

Gülcemal Vapuru

20. yüzyılın ilk çeyreğinde fındık üretiminin artması ve dış satım yapılması, yabancı yük gemilerinin sık sık gelmesine neden oluyordu. Bu gemiler aynı zamanda bir “eğlence mekânı” haline de gelmişti. Gemiye yükleme günlerce sürerken, kalburüstü Ordulular da gemiye çıkarlardı. Sami Öngör, anılarında gemilerdeki eğlenceleri şöyle anlatıyor: “ Bizimkiler, papyonlu garsonların hizmet ettiği, kolalı, kar gibi beyaz örtüler serilmiş masalara kurulup nefis Fransız şarabıyla adını bile duymadıkları çerez ve yemekleri yerler, zevkten kendilerini yitirirlerdi.” Kent söylencelerine kulak verilecek olursa, bu gemilerde kumar da oynanırdı; güzel, alımlı kadınlarla gönül de eğlendirilirdi.
Ordulular Trabzon’a, Samsun’a, İstanbul’a gemilerle gidip geldikçe, deniz yolculuğu kültürü de oluşacaktı kendiliğinden.

Gülnihal Vapuru

Gülcemal, Gülnihal, Mustafa Reşit Paşa ve Mahmut Şevket Paşa adlı gemiler Cumhuriyetten önce Karadeniz’de boy göstermişlerdi. Bu gemilerde yolcuların küçük bir bölümü 1. mevki yolcusu olurdu. 1 Osmanlı altını karşılığında kamara alınır, istenirse ailecek yerleşilirdi. Ambar ve güverte bileti ise günlerce sürecek güçlük demekti. Güvertede yazsa güneşten yanarak, kışsa yağmuru karı yiyerek bir haftayı bulan yolculuk tam bir eziyete dönüşürdü. Ambarda ise pis ve boğucu hava eşliğinde yüklerin arasında gidilirdi.

Cumhuriyetle birlikte Ege, İzmir, Ankara gemileri bu sularda yüzer olmuştu. Bunları Ordu, Giresun ve Trabzon adını taşıyan üç gemi izledi yıllar içinde. Yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar gemi yolculuğu kendi kültürünü de oluşturmuştu artık. 1. mevkide geniş yuvarlak masalarda poker, bezik oynanır, orkestranın ya da radyonun çaldığı müziklerle dans edilir, amerikan barda viski ya da bira yudumlanırdı. Bazı gemilerde kütüphane de bulunurdu bu mevkide. 2. ve 3. mevkiler daha ucuzdu. 2. mevki geminin geminin kıç bölümünde, 3. mevki ise başaltında olurdu. Bu mevkilerde tahta sıralarda ve 40-50 kişilik ranzaların olduğu büyük kamaralarda geçerdi yolculuk. Güverte ve ambar hiç değişmeyen yoksulluğun mekânıydı. Buralarda poker, bezik oynanmazdı; bunun yerine tombala çekilir, zar atılırdı. Sık sık da kavga çıkardı. Bu nedenle gemilerde oyun oynanmaması konusunda yasa bile çıkmıştı. 1. mevki dışında müzik yayını da yoktu. Eğer burada yolculuk yapan bir müzisyen varsa, kemençe, bağlama çalınır, horon tepilir, türküler söylenirdi.

Tarı Vapuru, Zonguldak açıklarında…

Bu gemilerin dışında daha kısa mesafeli çalışan özel vapurlar da vardı. Vatan, Sakarya, Anadolu, Samsun, İnönü adlı gemiler daha küçük, daha az konforluydular. Bir de unutulmaz “Tarı Vapuru” vardı tabii.. Orduluların yaşamına bir deyim olarak da girmişti. Her yere uğrayan, herkesle yolda durup konuşan birine “Tarı vapuru gibi adam” denirdi. Tarı, posta gemisiydi. İstanbul’dan kalkar bütün iskele ve limanlara uğraya uğraya Hopa’ya kadar giderdi. İstanbul-Hopa arası iki haftayı geçerdi.

Ordu Vapuru İstanbul’da…

Ordu’nun sosyal yaşamının belleği denebilecek Fahri Çelebi, elli yıl önceki deniz yolculuklarını şöyle anlatır: “Gemilerin Ordu’ya gelişiyle şehir bambaşka bir havaya bürünürdü. İskele başı ana baba gününe dönerdi. İskele, yolcu uğurlayanlarla, ağlayanlarla, kederli insanlarla, yolcu karşılayıp da gülen, mutlu insanlarla dolar taşardı(…) Vapurlar açıkta demir atardı. Tıka basa dolu motorlar yolcularını alıp pervanesinden köpükler saça saça, pat pat sesiyle gemiye hareket ettiğinde gökyüzü bir renk cümbüşüne dönerdi. Binlerce mendil, eller, kollar havada uçuşur, askerler ve yolcular böyle uğurlanırdı.”

Şimdi deniz bomboş. Ne kuğu gibi süzülen bembeyaz gemiler var; ne onlar gelince iskelede biriken heyecanlı ve meraklı kalabalıklar. Lacivert deniz artık özlemleri, hayalleri, kavuşmaları da taşımıyor. Deniz bitti; onun kültürü de unutuldu.

İBRAHİM DİZMAN