Ordu, Büyülü Yaylalar

0
Uçsuz bucaksız yeşil silsilelerin bir köşesinde Kadıncık Şelalesi gizli; bir başka köşede masalsı, uçsuz bucaksız düzlüğüyle Perşembe Yaylası uzanıyor. Heybetli Çamaş Kanyonu’nun nerede başlayıp bittiği belli olmazken Ulugöl’ün durgun sularına sadece gök ve orman yansıyor… Yayla yaşantısı, misafirperverliği ve nezaketiyle tanınan Ordu, hayatın dağ ile deniz arasında geçtiği, dalga ve sisin egemenliğinde bir Karadeniz ili.
Yazı: Hamdi Koç / Fotoğraf: Erol Kontaş
Ben bir sahil kasabasında doğdum, Fatsa’da. Kendimi bildim bileli özel bir yerde yaşadığım duygusuna sahip oldum. Etrafımdaki herkes Fatsalı olmakla övünürdü ve ben de buna kuşkuyla yaklaşmayı hiç düşünmedim. Taşralılığın, kapalılığın tuzaklarından biriydi belki, tıpkı bizim İstanbul’un dünyanın en güzel, en manalı şehri olduğunu inatla söylememiz, ama yabancıların iki kıtanın nerede birleştiğini ya da ayrıldığını önemsemeyi inatla reddetmeleri ve bizi kendi milli büyümüze kendimiz kapılmaya mahkûm ettikleri gibi.
İçine kapanıklılık, dışarı çıkmamak, saygı görememek, zenginleşememek, özgürlüğü tadamamak, başka hayatların çeşitliliğini tanıyamamak bizi kendimizi daha çok önemsemek, sık sık da hırçınlaşmak zorunda bırakmıştır. İmkânlarımız kısıtlıydı, ne yapalım. Dünyaya açılamadık, kendi memleketimiz içinde de birbirimize açılamadık, bir bölgeden, bir şehirden diğerine, yine aynı imkânsızlık yüzünden. Para, yol, vasıta, merak, zevk, hiçbiri yoktu. Eh, haliyle ihtiyaç da yoktu. Biz tatil kavramıyla bile yetmişli senelerde tanıştık, onu da güney kıyılarımızla sınırlandırdık. Tatilin güneş, deniz, bikiniden başka zevk öğeleri de içerebileceğini idrak etmek ayrı bir rafinelik aşamasıydı, ona da yanılmıyorsam son on, on beş yılda hayallerimizi açtık. Artık doğa turizmi diye bir kavramımız ve bir yaşantımız var. Çok şükür ki artık tüm Türkiye’nin tatil, gezme, yeme içme parası sadece Bodrum’a, Marmaris’e akmıyor. Artık keşif duygusuna, memleketimizi tanıma ve beğenme gururuna sahibiz, tıpkı sağlığın ve güzelliğin Ege güneşinde yanmaktan ibaret olmadığını da artık bildiğimiz gibi. Biraz daha ileri gidip şunu da eklememe izin verin: Doğa turizmi ile kişisel özgürlük duygusu arasında sıkı bir bağ var. Bu bağ seneden seneye daha çoğumuzu kalabalıktan, aşina olandan, banal olandan uzağa, içindeki özgürlük duygusunu yaşamaya çekiyor.
Bana bakmayın. Ben seyahatin hiçbir türünü sevmem. Ben oturan boğayımdır. Bana “git” denmemeli. Olur da mecburen, hasbelkader bir yere gidersem bu sefer de “dön” denmemeli. Tercihen “kal” denmeli, hatta “istediğin kadar kal.” Çünkü oturan boğayım. Bir de, itiraf ediyorum, gizlice, sessizce, asiyim. Yazar olmamın altındaki en büyük ruhsal ihtiyaç kendimi hiçbir şeye mecbur hissetmek zorunda olmamaktı. Mecburiyet denen halin her türlüsünden kurtulmak için ömrümün büyük kısmını verdim. Şimdi artık orta yaşla son flört zamanlarımda, ailemin bana ihtiyacı olduğu anlar dışında kendimi hiçbir şey yapmaya mecbur hissetmiyorum. Birkaç yıldır köy hayatına sığınmış durumdayım; ıssız bir dağ başında sobayla ısınan bir küçük evde oturup romanlarımı yazıyorum, kitaplarımı okuyorum, müziğimi dinliyorum, köpeklerle oynuyorum, sabahın alacakaranlığında homurdanarak su arayan yaban domuzlarını, arada bir şimşek hızıyla oradan oraya koşan tilkileri, bazen korkuyu zarafet yapmış geyikleri seyrediyorum. Burası Ünye. Ordu’nun Ünye ilçesi. Köklerimin olduğu ve orta yaşımda gelip sığındığım yer. Dolayısıyla bana Ordu’yu ve ilçelerini anlatan bir yazı yazıp yazmayacağım sorulduğunda hayatımda ilk kez bana ait olan, çocukluğumun bir kısmını, anne ve baba ailemin tamamını içine alan ve “gitmek” fiilini içine almayan bir seyahat düşüncesinin cazibesine kapılmam hiç zor olmadı.
Atlas Ağustos 2015 / Sayı 269