Nerede O Eski Bayramlar…

0

Her bayram öncesi “nerede o eski bayramlar?” diye içimizden geçiririz. Hatta bunu dillendirmeyi de ihmal etmeyiz. Öyle çok eskilere de gitmeye gerek yok, daha bizim çocukluğumuzda bir bayram kavramı vardı… Herkesin çocukluğundaki bayramların lezzeti bir başka hatırlanır. Eskiden sadece dedelerimiz ” nerde o eski bayramlar…” derdi, ama şimdilerde genç, yaşlı fark etmeden herkes eski bayramları özlüyor. “Modernleştikçe” geleneklerimizden uzaklaştık… Tek sobanın etrafına kümelenip sohbet etmeler bitti. Kaloriferle ısı odalara yayılınca, sohbetlerin keyfi de dağılıp gitti. Yer sofrasından masaya terfi edilince yemeklerin tadı kaçtı… Artık sadece cep telefonlarımız da görüşür ve mesajlaşır olduk…

Geçmiş bayramları tekrar hatırlamakta fayda var. Eskiden Bayram sevincini yaşamak günler öncesinden başlardı. Özellikle çocuklarda babasının alacağı elbiseyi merakla beklerdi. Çocuk durmadan “babam bugün bana elbise alacak, ya senin baban…” diye arkadaşlarına anlatırdı. Bugün baktığımızda ise çocuklar, bayramlara duyarsızlaşmış, ne gelen bayram sevinci, ne de alınacak elbise, ne de yastık altına konulan hediyeler, ne de ayak ucuna konulan ayakkabılar, hayalinde var.

Hepsinin hafızalarımızın derinliklerinde bayramların yeri gerçekten çok farklıdır. İnsan büyüdükçe sanki işin keyfi kaçar, sorumluluklar, çevrede olup bitene kayıtsız kalamama, insanların samimiyetsiz ilişkileri, göstermelik tavırları, bayramlarımızın özlemle yâd edilmesinde belki de en büyük etkendir. Televizyonda bayrama özgü programlar olurdu, öyle tekrar diziler de değil hani, tamamen bayrama özel müzik-eğlence programları ve gece yarısında aynen yılbaşında olduğu gibi dansöz çıkması, tam o sırada da elektriğin gitmesi hiç sürpriz olmazdı.

Yalnız çocuklar mı duyarsızlaşıp, değişti… Babalarda değişti, Anneler de değişti. Bayramlar değişti. Aslında değişen zaman, gelişen teknoloji insanları değiştirdi. Artık, küçüğün büyüğü önemsemediği, büyüğün küçüğü sevemediği bir zamanda yaşıyoruz…

Yine eskilerde ramazan ayında oruç tutmak bir mutluluk paylaşım demekti. Önce aile büyükleri iftara davet edilirdi. Ardında büyükler tüm çocuklarını bir araya toplar ve ramazanın mutluluğunu yaşardı.
Ezanın okunmasına doğru komşular arasında yoğun bir yemek taşıma trafiği yaşanırdı. Bütün komşular o gün iftara hazırladıkları yemekleri bir birine götürme telaşı yaşardı. Ramazan ayı gelir, herkeste bir huzur, bir sakinlik oluşurdu. Oruçla kapanan ağızlar; Bir gün boyu sabırla gururla akşamı beklerdi. O ne güzel bir bekleyişti.

Ramazanda, Boztepe’nin yarı belindeki tabya başında top patlatıldıktan sonra Çifte Fırın, Numune ve İspirli fırınının o meşhur ekmekleri, susamlı yumurtalı pideleri ile oruçlar zevkle bozulurdu. Ordu’da Ramazanda çoğu lokantalar kapalı olurdu, ama sahur ve iftarda, Kahraman Maraş lokantası gibi bazı lokantalar açıktı ve ramazanda şehirdeki yabancılar ile yıllarca dolup taşarlardı..

Ramazan deyince ilk akla gelen iftardı. Hele eskiden davetler olurdu. Şimdi de aynısı var mı yani? Fakirlerin zengin sofrasında iftar ettirildiği yan yana oturabildikleri bir davet gördünüz mü şimdi? Şimdiki gibi büyük çadırlarda ve gösterişli yıldızlı otellerin şatafatlı salonlarında, toplu iftar açma modası yoktu.

Ordu’da zengin ve hayırsever ailelerin bahçeli büyük konakları vardı. Bu güzel konaklarda iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu… Gözüne kestirdiğin konakta düzenlenen iftara girebilirdiniz. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofra da yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında misafirler yerleştirilirdi.

İftar sofrasının bir kenarına oturan konuklar, sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyurup; kahvesini çayını içip; uğurlanıp, yollanırdı. Otuz gün boyunca ramazanı böylece, hayırseverlerin konakların da iftar etmek suretiyle kral gibi yiyip, içerek geçiren binlerce adam vardı.

Bugün dönüp baktığımızda halen yemek taşımaya devam eden komşular var ama aynı apartmanda çok fazla komşuda biri birini tanımaz, cenazesini düğününü bilmez. Komşusunun ne halde olduğunu bilmez ve zaten umurunda da değildir.

Eskiden de oruç tutmamak ayıp değildi. Fakat yediği orucu toplum içinde herkesin gözü önünde yemek ayıptı. Bugün baktığımızda neredeyse oruç tutmak ayıp olacak, gelenekler teker teker yok olmaya zamana yenik düşmeye mahkûm oluyor.

Bayram namazından sonra İlk olarak mezarlığı gidilirdi, bayramda büyüklerin evinde tüm kardeşler ve çocukları toplanırdı, Ramazan ayından sonra ki ilk kahvaltı ve aile yemeği birlikte yapılırdı, herkes sıraya geçerdi, birbiriyle bayramlaşırdı; küçüklere çikolata verilir, büyüklerin elleri öpülürdü… Aile büyükleri daha sonra yavaş yavaş yakın dostları ziyarete başlardı. Bayram sabahı sofradan ilk çocuklar kalkardı, çünkü çocukları şeker toplama telaşı çoktan sarmıştı. Çocuklar, para beklentisi olmadan, en yeni kıyafetleriyle şeker toplamaya çıkardı, koşar adımlarla yandaki ilk apartmanın ziline basarak “Ramazan Bayramınız kutlu olsun” denirdi, akide şekerleri torbalara doldurulurdu, harçlıklar ceplerde biriktirilirdi. Hele kızlar hediye olarak işlemeli bir mendil alırlarsa daha da sevinilirdi. Mahallede bir sıcaklık vardı, herkes birbirini tanırdı. Öyle onlarca daire bir binaya toplanıp, birbirine selam vermemezlik yapamazdı. Bayramlar, küsleri barıştırır, eski aşıkları kavuştururdu.

Şimdilerde ise Bayram ilk olarak, Bayram namazının kaçırılmasıyla başlar. Çocukların öğlene kadar uyuması ve kalktığında aile büyükleri ile bayramlaşmak yerine internetteki sosyal âleme dalmayı tercih etmesi eski çocukluğun yaşanmadığını gösterir. Günümüzde Anne Babalar için bayram demek çocuklarla birlikte tatile çıkmak, yeni yerler gezmek, Bayramı farklı şekilde geçirmek ve son yapılacak şey ise aile büyüklerinin Huzurevinde ziyaret edilmesidir.
Eski bayramlar mahallede kurulan ‘’Bayram yerlerinde’ ’Dönme dolap, atlıkarınca, Salıncak gibi birçok eğlence aletiyle günün mutluluğu yaşanırdı. Çok eski Bayramlarda gece boyunca Hacivat Karagöz oyunları oynatılırdı. Bayram günü sokakta gezen kâğıt helvacı, Macuncu, Elma şekerci, Baloncu tüm Mahallelinin ağzını tatlandırırdı. Seyyar fotoğrafçılar vardı, bayram günü fotoğraf çekerlerdi. Tüm aile birlikte fotoğraf çektirdiği gibi mahallenin delikanlıları da yeni aldıkları takımlarla hatıra fotoğrafı çektirirdi.

Şimdiki bayramlarda mahallede kimseyi göremezsiniz herkes bir yere dağılmıştır. İletişim ağının çok gelişmesi sosyal ağların insanı içine çekmesi ne yazık ki toplumda sıcak sosyal ilişkilerin zayıflamasına hatta kopmasına neden olduğunu görüyoruz.

Bundan dolayı eski bayramları sadece dedeler değil herkes özlüyor. Umut ediliyor ki zaman, internet teknoloji, sosyal ağlar, toplumları değiştirmesin ve ayramlar ‘’Eski Bayramlar’ ’gibi geçsin. Her bayramı bir arada “bayram gibi” kutlayan o koca aileler, artık telefonda bayramlaşmasınlar… Artık, bayramlar, “tatil” olmasınlar. Keşke bu bayram sabahı, o eski bayramların kokusu gelse burnumuza, çünkü “eski bayramlar” herkesin burnunda tütüyor… İşte böyle güzeldi, eski geleneklerimiz… Ülkemiz için her zaman barış, kardeşlik ve huzur dolu Ramazan bayramları diliyorum…

Paylaş
Önceki İçerikOrdu’da TOKİ’nin 120 Konutu Satışa Çıktı
Sonraki İçerikOrdu Seçimlerinin Unutulmaz İsmi “Halil Tekkaya”
Naim Güney
1958 yılında doğumlu, Hüseyin Naim Güney, ilkokul, ortaokul ve Liseyi Ordu'da bitirdi. KTÜ Ordu Meslek Yüksek Okulundan İnşaat bölümünden mezun oldu. 1979 yılından itibaren bir süre yurt dışında özel sektörde çalıştı. 1980 yılından beri Devlet Su İşlerin 75.Şube Müdürlüğünde çeşitli birimlerde görev yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan “H. Naim Güney” hâlihazırda; Ordu hakkında yerel tarih araştırmaları yapmaya devam etmektedir. Çeşitli Dergi, Gazete ve Sosyal Medyada yaptığı yerel araştırmalar seri olarak yayınlanmaktadır. “Eski Vergiler” ve “Ordu’da Meydana Gelen Doğal Afetler” adında iki adet kitabı bulunmaktadır.