“Mim Baki Tiyatrosu” Ramazanda Ordu’da Bir Ay Tuluat Tiyatrosu Oynardı

0
Rahmetli Gazeteci Uğur Gürsoy’u her ramazan ayında hayırla yad ederim ve yazdığı o eski Ordu günlerinden hatırlarım. Eski ramazanları çok güzel hatırlatacak şekilde hep kaleme alır, keyifli yazılar yazardı. Büyük usta Uğur Gürsoy’un 1990’lı yıllarda Tribün Gazetesinde yazdığı “Ramazan Eğlenceleri” adlı bir yazısını okudum. O da sanal teknolojinin Ramazan’ın eski güzelliklerine gölge düşürdüğünü okurlarına anlatıyordu. Nerede, o güzel, o anlamlı, o ruhlarımıza mutluluk veren Ramazanlar, bayramlar diye hayıflanıyordu. Ve şöyle devam ediyordu…
“…Tuluat tiyatroları Ordu’ya çoğu kez Ramazan aylarında gelirlerdi. İhsan Bey sinemasının o günlerde içi dışı şenlenirdi. Çoğu tiyatrocular ucuz olduğu için İnce’nin Ali Dayı’nın otelinde kalırlardı. Tuluat tiyatrosu gelince varyeteye çıkacak genç kızlardan dolayı Ordu’lu gençlerin de yüzü gülerdi. Tuluat tiyatroları Ordu’ya zevk ve neşe getirirdi.

Ordu’ya gelen Tuluat tiyatrolarının mekânı Düz Mahallede kilise yanındaki eski “İhsan Bey” sinemasıydı. Mim Baki Tuluat Kumpanyası da İhsan Beyin sinemasında oyunları sahnelerdi. “Küçük Viyana Operası” denilen İhsan Bey sineması Ramazan’da her akşam tıklım tıklım dolardı. Ramazan teravisinden çıkanlar, tiyatroya koşarlardı. İhsan Bey sinemasının kocaman bir reklam tahtası vardı. Bu tahtada büyük harflerle “Arap’ın Aşkı… Dram,3 perde…”, “Arşın Mal Alan… Müzikli Oyun,3 perde…”,” Söz Bir Allah Bir… Müzikli Oyun,3 perde…”,”Zavallı Necdet… Dram,3 perde…”ve diğerleri yazılıp asılırdı… Yine bu levhadan başka tiyatronun çığırtkanı elinde zil, sırtında reklam tahtası ile Ordu’yu dolaşırdı… Zaten o yıllarda 7-8 bin nüfuslu olan Ordu’nun tümü, Tabya başından Köprübaşına kadardı…”
MİM BAKİ TULUAT KUMPANYASININ HİKÂYESİ…
Mim Baki ve arkadaşları tarafından kurulan Tuluat Kumpanyası, o zor koşullarda Anadolu’ya yaptıkları uzun turnelerden dolayı adlarına sıkça rastlanan bir tiyatroydu. “Mim Baki Tiyatrosu” Ordu’nun her zaman gediklisiydi. Ramazan ayında muhakkak gelir, bir ay Ordu’da kalırdı. Mim Baki tiyatrosu en azından 20 kişi olurdu. Mim Baki Tiyatrosu’nda ne ararsan vardı… Varyete, Kanto, Düet, Dram ve Komedi olurdu… Mim Baki Kumpasının kendine has özel orkestrası bile vardı. Mim Baki Orkestrası sahnenin önündeki yerinde bir çalmaya başlayınca herkesi neşelendirir ve eğlendirirdi.
Tiyatronun sahibi olan Mim Baki, çok değerli bir aktördü. Mim Baki sahneye çıkar çıkmaz bir alkıştır kopardı… Her oyunu iyi oynardı… Çok güzel bir diksiyonu vardı… Sesi de çok güzeldi… Dram ve Komedi kadar, Mim Baki güzel sesiyle operet oyunlarında da sahneye hep hâkim olurdu. Mim Baki müzikli oyunlarda öylesine şarkılar söylerdi ki, değme sanatçılar eline su dökemezdi..
Mim Baki oynadığı çoğu zaman da afişlerinin altına “Vodvil” yazdırırdı. Vodvil, toplumsal sorunları mizahi bir yaklaşımla hicveden, komedi ve dram dolu bir tiyatro türüdür. Oynadığı vodvillerde, Mim Baki, insanları duygulandırıp önce ağlatır, sonra da güldürürdü. Mim Baki kumpanyası daha sonra çok neşeli, hareketli ve eğlenceli bir şekilde şarkılara da yer verirler, seyirciye güzel ve mutlu bir gece geçirtirlerdi. Büyük Muammer ise ismi gibi büyük bir komedyendi. Seyircileri gülmekten kırar geçerdi. Hakkı Karadayı, Basri ve Hüseyin Beyler ve diğerleri tuluat tiyatrolarının as sanatçılarıydı.

Mim Baki Tiyatrosunun güzel kızları dillere destandı. Şeref, Garibe, Macar kızı Maria’nın varyeteleri, kantoları, düetleri gençlerin yüreklerini hoplatırdı. Şeref Hanım, Mim Baki’nin yeğeni idi. Sarışın genç ve güzel bir kadındı. Sahneye çıkınca seyircide ses soluk kesilirdi. Şeref Hanım sahnede hem kanto şarkılar söyler, hem de varyete yapardı. Şeref Hanımın “Dingala” şarkısı çok sevilirdi. Dingala şarkısının nakaratına Ordu’lu gençlerde eşlik ederlerdi. Dingala’nın nakaratı şöyleydi. “Oy dingala, dingala… Kömür koydum mangala… Ayşe’de, Fatma dostum var… Çalkala yavrum çalkala…” Şeref Hanımın Ordu’da çok seveni ve hayranı vardı. Şeref Hanım için fanatik hayranları canlarını verecek kadar onu sevmiş ve unutmamışlardı. Çünkü Mim Baki Tiyatrosuyla Ordu’ya her yıl gelen Şeref Hanım artık gençlerin gözdesi olmuştu.
Garibe Hanım ise “Bayram gelmiş neyime, Anam anam garibem, Kan damlar yüreğime, Anam anam garibem” şarkısını o yanık sesiyle çok içten okur, peşinden ”Geceler yarım oldu ” düeti ile alkışlara boğulurdu. Garibe Hanım sarışın bir kadındı. Kısa boyuna rağmen çok da gönülleri çalardı… Garibe Hanım, sahnede çok güzel de alaturka oyunlar oynardı. O oynamaya başlayınca sanki tüm sinema sallanırdı.
Macar kızı Maria’nın “Karımı çıktım ben aramaya” düetinden sonra siyah tüllerle çıktığı sahnede yaptığı İspanyol danslarını seyirciler hayranlıkla izlerlerdi. Varyetelere, düetler, kantolar eklenir geceler uzar ama İhsan Bey sinemasında tuluat kumpanyasının düzenlediği eğlenceler bitmezdi.

Ordu’ya Cumhuriyet’in pırıl pırıl ilk yıllarında kimler gelmedi ki? Muhlis Sabahattin, Atıf Kaptan, Kemal-Cemal Sahir Kardeşler, Mim Baki, Büyük Muammer, Sadi Tek, Raşit Rıza, Zati Sungur kumpanyaları gibi… Hepsi de sanat aşkıyla ve Anadolu sevgisiyle dolu insanlardı. Bu sanatkârlar İstanbul’dan kalkarlar, Anadolu’nun tozlu yollarını, Karadeniz’in deli dalgalarını aşarak, bizlere kadar gelip ulaşırlardı… Hanla, otel arası basit yerler de yatarlar, yemeklerini kendi tencerelerde pişirirler, çamaşırlarını kendi leğenlerinde yıkarlar ama akşamları sahneye krallar, kraliçeler gibi çıkarlardı. “Kan kusarlar, kızılcık şerbeti içtik ”derlerdi. Yıllarca Anadolu insanını onlar güldürdü, ağlattı… Onlar Anadolu insanına sanatı tanıttı, tiyatroyu sevdirdi…
Onlar “sanat” askeriydiler… Anadolu yollarında gönüllerince sanat savaşı yaptılar… Kimi şehit, kimi gazi oldu… Onlar Anadolu burçlarına sanat bayrağını dikmiş çilekeşlerdi… Onlar Halkevlerinin kuruluşunu sağlamışlardı… Onlar Cumhuriyet döneminin sanat ateşini yakmışlardı… Onlar sanatla çarpan yüreklere güç ve cesaret vermişlerdi… Onlar alaylı da olsa tiyatro kumpanyalarında büyük sanatçıların yetişmesine ışık tutmuşlardı…
OPERETLERİN KRALI MUHLİS SABAHATTİN VE EKİBİ ORDU’YA DA SIK SIK GELİRDİ

Cumhuriyetin ilk kuşakları Ordu’ya gelen ve İhsan Bey sinemasında “Ayşe’m” operetini sunan ünlü bestekâr Muhlis Sabahattin’i unutabilir mi? Muhlis Sabahattin Ezgi, yirmiyi aşkın operet ve revü eserinin yanı sıra, klasik Türk müziği türünde de birçok şarkı bestelemiştir. Müziğinde doğu ile batının bir arada yer alışı onu Türk operet tarihinde özel bir yere koyan Muhlis Sabahattin Ezgi, kendi deyimiyle yaptığı müzik. “Ne alaturka, ne de alafranga”dır. Bu müzik belki de hala ulaşmadığımız, kendimize özgü, yeni bir Türk müziğinin öncüsüdür, bir başlangıçtır. Muhlis Sabahattin’in öncülük ettiği bir başka konu da, Türk operetlerine köyü ve köy yaşamını dahil etmesidir. Türk edebiyatında köye olan eğilimin bir uzantısı olarak köy yaşamından ve halk müziği ezgilerinden yararlanmıştır. Mehlis Sebahattin hakkında kısacık bu bilgiden sonra onun Ordu’da yaptıklarından bahsedelim. İhsan Bey Sinemasında oynanan “Ayşe’m” operetindeki o unutulmaz neşeli melodiler halen kulaklarımızda ve dillerimizde: “…Çok yaşa sen Ayşe, Çok yaşa sen Ayşe… Ananın kuzusu, Babanın yavrusu, Köyünün yıldızı, Bahtın açılsın, Şanın saçılsın, Gönlün şen olsun, Kendini üzme sakın… Heyy… Vur patlasın, Çal oynasın… Bu hayat böyle geçer… Heyy… Bu hayat böyle geçer… Vur Patlasın, Çal oynasın…”

İhsan Bey sinemasına gelen Muhlis Sabahattin’in opera ekibi hayli kalabalıktı… İhsan bey sinemasında salona kocaman bir piyano yerleştirmişlerdi… Piyanoyu opereti yazan Muhlis Sabahattin Bey çalıyordu… Peki, Muhlis Sabahattin kimdi? Bir zamanların ünlü operet kralı Muhlis Sabahattin Ezgi, yaşamı boyunca birçok operet topluluğunun kurucusu ya da yöneticisi olmuştur. l928 yılında kuruluşunda yer aldığı, ünlü Süreyya Opereti’nde yabancı operetler yanı sıra, Muhlis Sabahattin’in eserleri oynanıyordu (Ayşe, Gül Fatma, Asaletmeab, Mon Bey). Temsiller Kadıköy’de Hâle Tiyatrosu yanı sıra Şehzadebaşı’nda, yazlık bahçelerde ve turne sahnelerinde seyirci önüne çıkıyordu. Muhlis Sabahattin, o günlerde iyice yaygınlaşan gramofon plaklarının da yardımıyla büyük bir üne kavuşmuştu. “Sahibinin Sesi” şirketinin ünlü besteci Muhlis Sabahattin Ezgi’yi büyük paralar ödeyerek kendine bağladığı, tiyatro çevrelerinde çok anlatılıyordu.
Şöhret beraberinde parayı da getirmiştir getirmesine ama Muhlis Sabahattin’in dillere destan müsrifliği, kumar tutkusu, süs merakı, hatırı sayılır bir servetin kısa sürede bitip tükenmesine neden olmuştu. Ama Muhlis Sabahattin bu tükenişin belki de bilincinde bile değildi. Günü gününe yaşamasını seven bir insan olan Muhlis Sabahattin, yine besteler yapar, icra eder, yaşam sürer gider. Aynı yıllarda, Muhsin Ertuğrul da ilk müzikal filmlerinin müziklerini Muhlis Sabahattin’e yazdırır. Karım Beni Aldatırsa, Milyon Avcıları, Söz Bir Allah Bir bu dönemin ürünleridir. Aynı beraberlik daha sonra Darülbedayi sahnesinde de sürer. Yusuf Ziya Ortaç’ın yazdığı Aşk Mektebi oyununun müziklerini de Muhlis Sabahattin yapar. Üstat başkaları için müzik yazmasının yan ısıra, kendi opera grubuyla da Anadolu’da şehir şehir dolaşmaya başlamıştı.

Muhlis Sabahattin, oldukça mütevazı bir turne tiyatrosu ile Ordu’ya da gelmişti. Muhlis Sabahattin’e ait “Ayşe’m Opereti” müzikli, neşeli, danslı bir oyundu. Operette köyün güzel kızı, üstüne şarkılar yakılan sevimli Ayşe’yi, Muhlis Sabahattin Beyin kızı Melek Kobra oynuyordu. İhsan Bey sinemasında “Ayşe’m” opereti üç gece boyunca oynandı. İhsan Bey sineması doldu doldu boşaldı… 1930’lu yıllarda Ordu’nun nüfusu neydi ki? 5 bin ya da 7 bin idi… Ve üç gece kadınıyla erkeğiyle 300 kişilik Viyana Operası” tipli İhsan Bey sinema salonu, balkonları, locaları hınca hınç doluyordu…
Bugünkü olgulara bakar, Ordu kent nüfusunu kıyaslarsak, tiyatro seyircisi konusunda hayli geri mi gittik acaba? Ramazan gecelerinde bir dönemin kuşakları “Arap’ın aşkı”, “Arşın mal alan”, “Söz bir Allah bir”, “Bir Millet Uyanıyor”, “Zavallı Necdet”, “Taş Parçası”, “İstiklal”, “Ağanın fendi Hanımı yendi”, “Yüzü ak Uşak” gibi oyunları tuluat tiyatrolarında seyrettiler…
İhsan Bey sinemasının üst katındaki terastan, trompet ve davulla çalınan Valslar, Tangolar ve Bolerolar şehre renk katarken, seyirci toplardı. Şimdi nerede o tiyatrolar? Nerede o tiyatroyu Anadolu’da halkın ayağına kadar getiren bir lokma, bir hırka diyen fedakar sanatçılar? Zamanında bu sanatçılar bizleri eğlendirirken çoğu aç kaldı. Bir kısmı Darülaceze’de can verdi. Ertuğrul Sadi Tek gibi… Ramazan gecelerinin tek eğlencesi diye kahvehanelerde kumar masalarında ve televizyon başlarında vakit geçirirken, Türk tiyatrosunun ustalarını, karagözcüleri, orta oyuncularını, meddahları ve kuklacıları unuttuk. Tiyatrolarımızın kapılarına Ramazan aylarında kilit vurduk. O nedenle mutlu değiliz. O nedenle gülemiyoruz. Ve güzelim Ramazan gecelerini, eğlencelerini hasretle anıyoruz. Bu gidişle bugünleri bile çok arayacağız…
KAYNAK : Uğur Gürsoy, “Ramazan Eğlenceleri “ Tribün Gazetesi, 1997,Ordu
Muhlis Sabahattin’in hayatı “Sabah Gazetesi Kültür ve sanat bölümü” 2009, İstanbul
Uğur Gürsoy,”Yaşasın Bizim Tiyatro” Cinius Yayınları 2012,İstanbul

NAİM GÜNEY

Paylaş
Önceki İçerikGeleneksel Bir Doğa Bayramı “Mayıs Yedisi”
Sonraki İçerikOrdu Amatörünün Efsanesi “Aziz Tokat”
Naim Güney
1958 yılında doğumlu, Hüseyin Naim Güney, ilkokul, ortaokul ve Liseyi Ordu'da bitirdi. KTÜ Ordu Meslek Yüksek Okulundan İnşaat bölümünden mezun oldu. 1979 yılından itibaren bir süre yurt dışında özel sektörde çalıştı. 1980 yılından beri Devlet Su İşlerin 75.Şube Müdürlüğünde çeşitli birimlerde görev yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan “H. Naim Güney” hâlihazırda; Ordu hakkında yerel tarih araştırmaları yapmaya devam etmektedir. Çeşitli Dergi, Gazete ve Sosyal Medyada yaptığı yerel araştırmalar seri olarak yayınlanmaktadır. “Eski Vergiler” ve “Ordu’da Meydana Gelen Doğal Afetler” adında iki adet kitabı bulunmaktadır.