Kentin Ruhu : Taşbaşı

0
Taşbaşı ve onun hemen üzerinde, daracık yollar ya da merdivenlerle çıkılan ve Boztepe yamaçlarına tutunuvermiş gibi duran yeşillikler içinde kaybolmuş evleriyle Zafer-i Milli Mahallesi; Ordu’yu geçmişten bugüne ve yarına bağlayan iki tarihi semttir. Güngörmüş yapıları, sakin sokakları, halâ mandalina, portakal, Trabzon hurması ve yenidünya meyve ağaçlarını çevreleyen taş duvarlı bahçeleriyle bu iki semtin kıyıdan görünen yüzü, vitrini, boylu boyunca Sıtkı Can Caddesi’dir. Taşbaşı Mahallesi yönetsel olarak nereleri kapsar bilmiyorum, pek kimsenin bildiğini de sanmıyorum ama hepimiz için bu semt, Fidangör’de başlayıp Keçiköy’e inen Tabyabaşı’nda biter.
Fidangör’ün küçük meydanını batı yönüne doğru yürüyüp Sıtkı Can Caddesi’ne girerken hemen solunuzda gördüğünüz Altınellerin evi, başka bir zamana ve dünyaya girmekte olduğunuzu fısıldar. “Şimdi” der, “kentin uğultulu ve karmaşık akan zamanını sıyırıp atın üstünüzden; geçmişe yolculuğa çıkıyorsunuz.” Bunu herkes duymaz kuşkusuz; koştura koştura bir yere gidiyorsanız, gündelik hayata ilişkin kaygılar var kafanızda, bu fısıltıyı işitmeniz olanaksızdır. Ama şehrin nabzını tutmak için bu yola girdiyseniz, yaşadığınız kenti anlamak, hissetmek için adımlarınızı atıyorsanız, Ordu’nun geçmişine doğru yürümek istiyorsanız bu sesi duyarsınız.
Bakmayın siz hemen sağdaki devasa beton perde gibi duran kişiliksiz yapılara. Onların ardında, kendisine yapılan bu haksızlıktan bile mahcup olmuş, vakar ve gururla duran eski vali konağına bir göz atın, balkon sütunlarını, yıpranmış da olsa duvar süslemelerini, kıvrımlarını, demir ferforjelerini inceleyin, küçük bahçesindeki manoyla ağacının altında soluklanın, o zaman ona yapılan haksızlığa karşın bile sessiz duruşunu daha iyi anlayacaksınız. Yıllar önce hangi akla hizmet satılan ve hor kullanılan bu yapı şimdilerde kamulaştırıldı ve restore ediliyor. Eski Ordu’ya girişte herkesi müze olarak selamlayacağı söyleniyor yakında.
Eski Ordu’yu gözlerden uzak tutan sahildeki apartmanlar, sahil yolu yapıldıktan sonra kazanılan düzlüğün belediyece satılmasıyla art arda kurulmuş. O yerleri satanlar, çok katlı yapı izni verenler bu kentin geçmişini ve geleceğini karartma suçu da işlemişlerdir; eski vali konağından çıkıp yukarıya doğru yürürken bunu düşünmemek elde mi? Ordu’nun “Son Argonot”u Enis Ayar, “2040’ta bu binaları yıkmış olalım” diyor; gerçekleşmesi hepimizin dileği.
Taşbaşı, yıllar içinde, beton perdelerin ardından bile, her boşlukta yer yer kendini gösterdi, saklı bir hazine gibi ışıldadı durdu. Belirtmek gerekir ki 2010’dan itibaren, Kültür ve Turizm Bakanı, hemşehrimiz Ertuğrul Günay’ın özel ilgi ve katkısıyla saklı hazine gün yüzüne çıkmaya başladı. Taşbaşı Yokuşu’nu çıkarken bu hazineyle bir anda yüz yüze geliveriyorsunuz. Solda hemen dikkatinizi çeken üç katlı ve cihannüması olan ev, eski Ordu evlerinin tipik görüntüsünü yansıtıyor. Eski Ordu Milletvekili Hamdi Şarlan’ın evi bu. O cihannümadan geçmişte görülen deniz kim bilir ne düşüncelere, ne hülyalara kaynaklık etmiştir.
Bu evin bulunduğu noktada, Menekşe Sokak başlar. Bu sokak, eski Ordu’nun kalbidir. Zamanı durduran, modern zamanlardan soyunup geçmişin dinginliğini kısacık bir süre de olsa yaşamak isteyenlere birebirdir. Sokağın girişindeki çeşme bir dekor olmanın ötesinde, bu kentin yaşam biçimini de yansıtır. Yıllar yılı yıkık dökük durduktan sonra şimdi yeniden şıkırdamaya başladı musluğu. Hemen ardındaki heykelle bütünleşen bir neşe saçıyor çevreye.
Sokağın sağında iç içe geçmiş gibi duran iki yapı, Ergin Karlıbel’in aile evi. Ergin Bey, Taşbaşı’nın eski görkemli günlerine dönmesi için 1990’larda ilk adımı atan kişidir. Bu evin bir katı, Ordu Hayat Gazetesi’ne ait şimdi. Bu evin küçük bahçesine açılan zemin katında ise, son yıllarda Ordu’yu heykelleri, anıtları, sanatsal yapı tasarımları ile güzelleştiren Emin Öztürk’ün atölyesi var. Eski kentin kalbine adım atarken, Emin Öztürk’ün eskiyi çağrıştıran tasarımlarıyla tanışmak, bu sokağın ruhuna çok uygun olacak. Geçmiş zaman yalnızca yapılarla değil objelerle de can buluyor Emin’in atölyesinde.
Menekşe Sokağı’nı adımlarken dikkatinizi çekecek mavi bina da sanatçılara ait. Ordu Belediyesi’nin yeniden yaptırdığı bu tarihi yapı, sanata verilen değerin göstergesi olarak Ordu Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nin (OFSAD) ve Ordu Plastik Sanatçılar Derneği’nin ortaklaşa kullanımına bırakıldı. Kentin görsel zenginliğini belgeleyen fotoğraf sanatçılarıyla; yine kenti renkler, fırçalar ve paletlerle, heykellerle güzelleştiren ressam ve heykeltıraşlarla şenlenmeye başladı sokak. Biraz ileride ise belediyenin teknoloji tasarım atölyesi yeni açıldı, sokağı biraz da zenginleştirdi.
Menekşe Sokağı’nın Ordu’nun kültür ve sanat odağı olması öngörülmüştü yıllar önce. Çünkü sokağın devamında, sağdaki restore edilmiş yapı önceden “Ordu Belediyesi Dünya Yazarlar Evi” adını taşıyordu. Ordu Belediyesi’nin düzenlediği uluslararası edebiyat festivalinin bir ürünüydü. Ağırlıklı olarak Karadeniz bölgesi ülkelerinden; ama İtalya’dan Balkanlara kadar da gelişen bir çevreden yazarlar, şairler Ordu’da buluşuyorlardı. Elbette ülkemizin yazar ve şairleri de. Konferanslar, okul söyleşileri, paneller, şiir dinletileri, konserler, sergilerle edebiyatın ve sanatın dünyasına yelken açılıyordu her yıl ekim ayında. Ordu Belediyesi, kentin geçmişten gelen kültür şehri olma niteliğini bütün bir yıla yayma amacıyla, Dünya Yazarlar Evi’ni açmıştı. Dünyadan ve ülkemizden yazarlar ve şairler gelip konuk olacaklar, yapıtlarını burada, tarihsellik içinde üreteceklerdi. Ordulu çocuklara, gençlere deneyimlerini aktaracaklardı. Bu yapı aynı zamanda sanatsal ve tarihi kurslar için de kullanılacaktı. Yaratıcı yazarlık kursunda gençler düşüncelerini, duygularını, hayallerini daha iyi yazabilmenin yollarını öğreneceklerdi. Kapının girişindeki portakal ağacı güneş renginde gülümsüyor gelip gidenlere ama orası artık sanata, edebiyata açılan bir pencere değil; yeni belediye yönetiminin kapısına kilit vurduğu ilk bina burası oldu. Şimdilerde Kent Konseyi binası; alnında tuhaf bir vecizemsi söz, ilkokul düzeyinde ve komik!
Menekşe Sokağı’nın bitiminde görkemli bir yapı “Dur!” der, taş yolu adımlayanlara. “Yol burada bitti; ama tarih ve zaman sürüyor.” Yolu kesen bu yapı 1850’lerde yapılan Taşbaşı Rum Kilisesi’dir. Geçmişte hoyratça bir düşünceyle cezaevi olarak kullanılan bu güzel yapı, 1990’lı yıllarda onarıldı, şimdi çeşitli etkinlikler için salon olarak kullanılıyor. Bu bina, eski Ordu’nun bir mihenk taşı gibi duruyor orada, denizin üstünde yükselen kayalıklara oturmuş, eli çenesinde, önünden akıp giden zamanı izliyor sanki. Sessizce, rahatsız etmeden gezebilirsiniz burayı. Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadıkları toprakları bırakıp gitmek zorunda kalan eski hemşerilerimize içten bir selam göndermek de gerekmez mi burada?
Taşbaşı Kilisesi’nin bahçesinde durup yüzünüzü Boztepe’ye doğru çevirdiğinizde, evet, çirkin, beton yapılar göreceksiniz ama; onların arasında küme küme, restore edilmiş eski Ordu evleri gözlerinizi okşayacaktır. Biz buradayız, dercesine size gülümseyeceklerdir. Olağanüstü Karadeniz yeşili Boztepe’den bir çağlayan gibi sahile akarken bu evler, çağlayanın içindeki beyaz köpükler gibi durmakta. Bu kentin geçmişte ne denli güzel olduğunu anlatmaktalar. Bu geçmişte de böyleydi. 1940 yılında dönemin ünlü gazetecisi Sadri Us, kentimizi ve Taşbaşı’nı şöyle tanımlamıştı: ”Karadeniz’in sonsuzluklara doğru uzanan menevişli sahillerini süsleyen Ordumuz, gerek tabiatın, gerek insan kudretinin özenerek yarattığı bir güzellik ve şirinlik abidesidir. Bu füsunlu diyar, tarihi kıymetleri bağrında taşıyan ve büyük bir vekarla yükselen Boztepe’nin insana şiirler fısıldayan etekleriyle, bazan ağlayan, bazan çağlayan denizin incelerek eriyen kıyılarının öpüştüğü hülvalı sahillerde, fındıklıklar arasına gizlenmiş, yeşil yamaçlara yaslanarak serpilmiş bir şiir levhasıdır.
Modern şehircilik tekniğine uygun bir plân üzerine kurulan, muntazam aralarla kareler meydana getiren sahile muvazi ve amudi yollar ortasında yükselen şehre, memleket servetinin yatağı olan fındık bahçelerinin yeşil dalları arasından süzülerek akan nazarlar, bu güzellik karşısında büyülenir.”
Ordu tarihi araştırmacısı Sıtkı Çebi Taşbaşı’nın Keçiköy’le buluştuğu noktanın adı olan Tabyabaşı’nı ise şöyle anlatır: “Sahil yolu yapılmadan önce şehre giriş Tabyabaşı’ndan olurdu. Cumartesi günleri öğleden sonra ve bilhassa yaz aylarında pazar günleri, genç yaşlı, kadın erkek, şehirli bu yolda gezintiye çıkardı. Tabyabaşı’nın korkuluklarla çevrili, geniş kavisli yerinde oturulur, gelip geçenler seyredilirdi. Tabyabaşı, o yılların âşıklar yeriydi.”
Ordu ile ilgili anılarını yazan Fevzi Güvemli de, 1920’lerin Taşbaşı semtini şöyle betimliyor: “Ordu, bugün pek şirin bir yerdir. Arkasını Boztepe’ye, bir yanını Taşbaşı’na, öte yanını Saray Mahallesi’ne dayamış, eteklerini de çarşının düzlüğüne yaymıştır. Doğu’ya bakar. Kuzeyden gelip Fidangör’de doğuya yönelen sahili küçük bir koy halini alır ve batı rüzgârlarını keser. Taşbaşı kıyıları kayalıktır(…) Burada sahil o denli güzeldi ki günün her saatinde değişen parlak renkleriyle -ki çoğu yeşil üzerineydi, göz alıcı ve iç açıcıydı- kayalıkları mavi-yeşil dalgaların bembeyaz köpükleri süslerdi; ta Bozukkale’ye dek. Yer yer kaya bloklarının üzerindeki mor süsenli çimenlerde kır sofraları kurulur, içkiler içilirdi, sazlı sözlü. Denizin oyduğu kayalıkları, tertemiz kum ve renk renk çakıllarla bezenmiş koycukları seyredilerek dolaşılırdı kayıklarla. Ağaçlıkların arkasında yarı gizli duran, çoğu beyaz badanalı evlerin bahçelerinde türlü meyve ağaçları vardı. Güzeldi, çok güzeldi buraları. Her evin penceresinden geniş bir deniz ufku çarpardı hemen bakışlara.”
Ordu Milletvekilliği de yapan şair ve yazar Yusuf Ziya Ortaç da Ordu ve Taşbaşı ile ilgili izlenimlerini yazmadan edememiştir. 1932’de, dönemin ünlü dergisi Servetifünun’da izlenimlerini şöyle aktarmıştı okurlarına: “Karadeniz’de nadir görülen parlak, mavi, sakin sular üzerinde yürüyen Karadeniz vapuruyla bir sabah şafak sökerken Ordu’ya varmıştım. Gün, açık denizin uzak ufukları üstünden doğuyor, ışıklarını Ordu kasabasının yaslandığı zümrüt gibi yeşil dağlara, o dağların kıyılarına sıralanmış beyaz, güzel Ordu evlerine dağıtıyordu. Gök mavi, deniz mavi, dağlar yeşil, evler beyaz, her taraf parlak idi. Vapurun güvertesinde bu çok yüce manzaraların karşısında sevinç içinde kalmıştım, bakmağa doyamıyordum.”
Taşbaşı Kilisesi’nin bahçesinde soluklanıp bu betimlemeleri okuduğunuzda o satırların yazarlarına hak vermemek mümkün mü? Kentin bütün güzelliği, belki hatta ruhu işte o noktada kendini ele veriyor; Ordu’nun geçmiş zamanlarının nabzını kendi zamanınızda hissetmeye başlıyorsunuz.
Kilisenin hemen yanındaki birbirinin aynısı iki yapı bugün “İkizevler” adıyla anılıyor. Ergin Karlıbel’in örnek oluşturacak girişimiyle restore edilen ve butik otel olarak açılan bu iki binanın biraz ilerisindeki üç katlı, uzun sarı bina “Sarı Konak”. Kapısındaki Osmanlı armasından, pencerelerindeki oymalara kadar geçmişin ihtişamını yansıtan bu bina, Cumhuriyet öncesinin “Kosti Ağa Konağı”dır.
Taşbaşı, Sarı Konak’tan yukarıya, Tabyabaşı’na doğru devam eder. Kültür Bakanlığı’nın ya da sahiplerinin ilgisi ve özeniyle onarılmış, restore edilmiş yapılar Tabyabaşı’yla buluşur. Fidangör’den başlayan tarih yolculuğu bu noktada yoğun bir yeşilin içinde yitmiş bir doğa yürüyüşüne dönüşür. Zaten Taşbaşı’nı tarih ve doğa birlikte simgelemez mi?
İbrahim Dizman