Karadeniz’de Ermeni Olmak

0

Araştırmacı yazar İbrahim Dizman’ın Ordulu Harutyun Artun ile yaptığı sözlü tarih çalışmasına dayalı kitabı ‘Adı Başka Acı Başka: Karadeniz’in Son Ermenilerinden Harut Usta’ adlı kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Kitabın omurgasını Harutyun Arun ile yapılmış söyleşi oluştursa da Hrant Bakır, Anjel Ömürbek, Krikor Ömürbek, Nişan Deveciyan ve adlarını saklı tutan bazı Ordulu Ermenilerin öyküleri de kitaba ayrı bir zenginlik katıyor. Tarihçi Oktay Özel de Karadeniz’in özellikle Ordu’nun son 100-150 yıllık ekonomik ve sosyal tarihiyle ilgili verilerin ve analizlerin kitapta yer almasına katkıda bulunmuş. ‘Adı Başka Acı Başka’ bu yönüyle de örneklerine son yıllarda sıça rastladığımız sözlü tarih çalışmalarından ayrılıyor. Kitabı okurken kişisel veya ailevi hikâyelerin ardındaki sosyal ve ekonomik arka planı da anlayabiliyorsunuz.

Baba mesleği

1926 doğumlu Harutyun Artun’un yani Ordulu Harut Usta’nın hikâyesi Cumhuriyet döneminde Anadolu’nun herhangi bir şehrinde Ermeni kimliğiyle yaşamanın ne anlama geldiğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında bakırcı Mıgırdiç Usta ile Hıngeni Hanım’ın ikinci oğlu olarak dünyaya gelen ve baba mesleği bakırcılığı seçen ‘Harut Usta’yı farklı kılan özelliklerinden biri de sosyal ve siyasal hayatta aktif bir tutum takınmış olması. 1950’lerde kendi deyimiyle ‘Ermenileri sevmeyen, gayrımüslimlerden hoşlanmayan İsmet Paşa’nın CHP’sine karşı Demokrat Parti’ye üye olur. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından solcu bir Ordulunun yurtdışına çıkmasına yardımcı olur. 1990’larda ise ÖDP’den belediye meclis üyeliğine adaylığını koymaktan çekinmez. Orduspor başta olmak üzere Ordu’yla ilgili her türlü konuda her zaman aktif tavır almayı sürdürür. Dolu dolu yaşanmış 90 yılın içinde elbette pek çok hayal kırıklığı da vardır. Şimdi kışları İstanbul’da yazları ise Ordu’da yaşamını sürdüren Harut Usta’nın yaşam öyküsü Türkiye’nin özellikle Karadeniz’in yakın tarihini anlamak açısından da çok değerli ipuçları sunuyor.

‘Tek bir vasiyetim var hemşerilerime’

“Geniş ailem Türkiye dışında Fransa, Arjantin, Kanada, Uruguay, Rusya, Almanya, İspanya gibi dünyanın dört bir yanındaki ülkelere dağıldılar. Kimi gelir dolaşır anavatanını, sonra gider. İstanbul’da birçok yakınım yaşıyor, kışın onlarla görüşürüm. Yeğenlerim sık sık arar sorar. Zaduryan’ların ve Lazyan’ların, dolayısıyla Artun’ların en yaşlısı benim artık. Ordu’da dostlarım var. Benim yaşıtım pek kalmadı artık ama her yaştan dostum vardır. Beni yalnız bırakmazlar, bu atölye hiç boş kalmaz. Sokağa çıktığımda etrafa selam vermekten, iki üç kelime edip sohbet etmekten yürümeye bile zaman bulamam(…) Atalarım bu toprakların çocuğuydular; ben bu toprakların çocuğuyum. Burada doğdum ve yaşadım. Ordu’yu, Orduluları her şeyden çok sevdim. Yaşam güzel. Ordu güzel, hayat güzel; şu cehalet olmasa, dünya daha da güzel olacak.

Harut Usta’nın bakırcı dükkânı

Tek bir vasiyetim var hemşerilerime: Aydınlansınlar, okusunlar, araştırsınlar. Cehalet kadar acımasız bir şey yoktur dünyada. Bir de şehrin güzelliğini korusunlar isterim. Çirkin binalara rağmen, bu şehir hâlâ çok güzel, hâlâ bir gelin kız gibi. Şehri sevmeliler ki geleceğe taşıyabilsinler bu güzelliği. Yakın bir gelecekte ben buralarda olmayabilirim, bu topraklarda yatmayabilirim ama bilsin ki hemşerilerim ruhum hep buralarda olacak.”

Ordu’nun Harut Usta’sı

‘Adı Başka Acı Başka’nın yazarı İbrahim Dizman, Harutyun Artun ve Ordulu Ermeniler hakkındaki izlenimlerini Agos için yazdı.

Harut Usta Ordu’da bir sembol kişi. Geçmişin, şehrin tarihinin sembolü. Örneğin yeni atanan valilerin, göreve başladıktan sonra onu ziyaret etmemesi pek vaki değildir. Belediye başkanları için de geçerlidir bu. Şehre gelen gazeteciler, yazarlar da onu ziyaret ederler; kahvesini içip antik eserlerle dolu atölyesinde sohbet ederler; onu dinlerler. O en çok şehrin tarihinden, bugününden söz eder gelenlere. Çirkinleşmeyi anlatır, şehrin nasıl daha güzel, daha yaşanılır olabileceğini anlatır bıkıp usanmadan. Öte yandan; geçmişte yaşananları, dağarcığında biriktirdiklerini çekinmeden dile getirir. Örneğin; kahvesini içmeye gelen bir valiye etnik kökeninin Rum olduğunu, babasını iyi tanıdığını açıkça söyleyebilmiş, bundan en küçük bir endişe duymamıştır. Son yıllarda, kendi etnik kökenini merak eden, aile büyüklerinden birinin Ermeni olup olmadığını öğrenmek isteyenler de onun kapısını çalar. Ancak o “Bana sormayın artık, araştırın” dese de ardından unutulmuş adları, aile lakaplarını sayar…

Objenin hikâyesi

Şehrin geçmişinin andacı gibi duran birçok obje de onun koruması altında. Kırık bir mezar taşı, bir abajur, bir İncil, bir tabela, paslı bir kılıç, hatta yıkılmış eski yapıların temelinden alınmış hatıra taşlar bile onun okşayıcı bakışları altında atölyesinde sergilenir. Her birinin de bir hikâyesi vardır ve gelenler o objenin hikâyesi ile tarihe doğru yolculuğa çıkarlar.

Harutyun Artun’u bu belirttiğim konuma taşıyan özelliklerinden biri de hiç kuşkusuz onun çok yetenekli bir usta olmasıdır. Şimdi ulaşım kolaylığı ile, teknolojik yeniliklerle birçok sorun çözülebiliyor ama geçmişte Karadeniz’in küçük bir kentinde, malzeme yokluğu, araç-gereç eksikliği ve belki daha da önemlisi bilgi birikimi olmaması yaşamı güçleştiren bir olgudur. İşte Harutyun Artun, olağanüstü bir yetenekle, ustalıkla Orduluların birçok sorununu tereyağından kıl çeker gibi çözebilmiştir. Ondan da önce babası, kazanı patlayan gemilerin makinelerini onarmış, şehrin ustalık isteyen birçok problemini çözmüş ve bu yeteneğini oğluna aktarmıştır. Harut Usta da hamamın patlayan kazanından, arızalanan elektrik santralinin onarımına, zorlu Karadeniz yollarında arızalanan otobüslerin, kamyonların tamirine, kimsenin anlamadığı şofbenleri kurup onarmaya kadar birçok problemi çözmüştür. Köylerdeki değirmenlerde boşa akıp giden suyu kullanarak, 65 yıl önce elektrik üretmiş, henüz uygarlığın ulaşmadığı yerleri aydınlatmış ve bu uğraşıyla uzak dağ köylülerinin gözünde neredeyse bir evliyaya dönüşmüştür. Bununla da yetinmemiş; şehre sembol mü lazım; o hemen bakır döverek bunu yapmış; bir yere anıt mı dikilecek o hemen bakırdan prototip çıkarmış biridir. Dahası; köklü bir tiyatro geleneğine sahip şehirde dekor da yapmış, malzeme de hazırlamış, bu da yetmemiş, gerektiği zaman rol bile almıştır.

Ordu’nun politik hayatında da, ilginç çıkışlarıyla tanınan Harutyun Artun, 1950’ye doğru, herkesin çekindiği bir ortamda öne çıkmış DP’yi aktif olarak desteklemiş ama bu partinin iktidarı döneminde sudan ucuz kredileri elinin tersiyle itip örnek bir davranış sergilemişti. DP iktidara gelip şehrin eşrafı bu partiye yöneldiğinde de onuruyla kıyıya çekilmeyi bilmiştir. Bazı CHP’li adayların ırkçı söylemlerine karşı ise tek başına kalabalıkların içinde sesini yükselten de o olmuştur. 12 Eylül sürecinde solcu dostunu yurtdışına kaçırmak için çırpınırken nasıl bir insanlık görevi yerine getirmişse, 1990’ların karanlık ortamında da ÖDP’den belediye meclis üyeliğine aday olarak cesaretle öne çıkmıştır. Adaylığı sürecinde şehrin gelişmesi, kalkınması için projeler üretmiştir.

Ordu’nun Harut Usta’sı şehirde çok az kalmış Ermeni hemşerilerimizi de simgeleyen bir yaşlı. Doktor Dikran Toraman, Ardem Toraman, Anjel Ömürbek, geçtiğimiz aylarda yaşama veda eden Müjgan Hanım gibi yurttaşlarımızın sesidir o bir bakıma.

Harutyun Artun’un tutkuyla bağlı olduğu, bütün yaşamını burada geçirmekten mutluluk duyduğu Ordu, Karadeniz bölgesinde özel bir yere sahiptir. Tarihsel açıdan homojenliğin çerçevesine sığmamış, aldığı büyük göçler nedeniyle kimsenin karşısındakini öteki görmediği/göremediği bir yer olmuştur. Tehcirler, sürgünler yaşanırken de büyük çoğunluğu sağduyuyla davranabilen, komşusuna, dostuna sahip çıkmak için çırpınan insanların barındığı bu kent, bugün bir başka Ermeni hemşerisinin adını bir sokağa vermeyi gündemine almıştır. Bu bile tek başına Ordu’nun durumunu açıklayabilir. İşte Harut Usta, böyle bir kentin sembolü, sesi, saygı duyulan tarihsel bir figürü haline gelmiştir. O da bundan memnun; elbette geçmişi hatırlayıp hüzün duyuyor ama yaşamın sürüp gittiğini de göz ardı etmiyor.

Harutyun Artun’un çocukluğu

‘İyiyim Müslümanın oğlu, sen nasılsın?’

Harut Usta bugün 90 yaşında. Bedeniyle, belleğiyle alabildiğine dinç. Hayata gülümseyerek bakmaya, yaşananları ti’ye almaya devam ediyor. Yine kahkahalar atıyor. Yine kendisine “Nasılsın gâvur?” diye takılan dostlarına, “İyiyim Müslümanın oğlu, sen nasılsın?” diye yanıt verebiliyor. Bir kadeh viskisine çocukluğundan aklında kalmış Ermenice türküleri ekleyebiliyor, atölyesinden çıkıp uzun uzun yürüyebiliyor, yediden yetmişe herkesle şakalaşarak, konuşarak şehrinin caddelerini adımlıyor.

1937’de Ordu’daki Ermeni Kilisesinin yıktırılmasının ardındaki amaç, şehirdeki Ermeni toplumunu dağıtmaktı kuşkusuz. Bu amaç yıllar içinde gerçekleştirildi de. İbadetini yapamayan, iş bulamayan, evlenemeyen Ermeniler birer ikişer şehri terk etmeye başladılar. Bu süreç 80 yıla yakındır devam ediyor. Harutyun Artun da ait olduğu halkın geleneksel ve dinsel töreniyle toprağa verilemeyeceğini bildiği için İstanbul’da uyumak istiyor sonsuz uykusunu. Bu tavrı, olağanüstü bir arzuyla sevdiği bu kente son bir derstir belki de!

Ferda Balancar