Karadeniz’de Asırlardır Yaşayan Bir Kültür: “Serentiler”

0
Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinde ahşaptan yapılan ayakları üstünde duran ilgi çekici eski yapılara rastlarız. Bu ayaklı ahşap yapılara Karadeniz bölgesinde yöresine göre farklı isimler verilmektedir. Bunlar arasında “serendi, serender, seren, serende, serenti, serenter, serentir, serentire”  gürcüce ise ”meregi” gibi çeşitli adlara rastlanmaktadır. Zemininin taşla çıkılıp duvarlarının yatay yatay ağaçlarla oluşturulduğu serendi adlı bu mimari yapı biçiminin kaynağı belirlenebildiği kadarıyla, Orta ve Doğu Karadeniz bölgesidir.  Karadeniz bölgesi Serenderler hakkında söylenen çok sayıda eski mâni de bulunmaktadır. Bunlardan bir tane dörtlük şöyledir: Bu yıl mısır çok oldu/ Doldu serender doldu/ Ne yapalım Fadime’m/ Bu işte Allah’tan oldu…
MÖ 400’DE KSENOPHON, İLK SERENDİ’LERİ ORDU’DA GÖRMÜŞTÜ…
Serendilerin ilk şekli hakkındaki bilgiler, Ksenophon’un Anabasis adlı eserinde geçmektedir. Pers İmparatoru Keyhüsrev, kendi lehine savaşması için Yunanlı bir orduyu paralı asker olarak ülkesine çağırır. Keyhüsrev’in ölümüyle sonuçlanan Runaksa Savaşı’ndan sonra bu ordu, M.Ö. Eylül 401-Mart 399’da memleketlerine dönerken Fırat vadisinden Karadeniz’e ulaşır. Trabzon’a ulaştıktan sonra sahile paralel olarak Ordu’ya kadar yürürler.  “Onbinlerin Dönüşü”  adıyla tarihe geçen bu yolculuğu Ksenophon, Anabasis adlı eserinde ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Yunanlı askerlerin maceralarını anlatan eser, Karadeniz bölgesi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Anabasis’teki bilgilere göre Onbinler, Trabzon’dan batıya giderken bugünkü Giresun ile Ordu arasında Massagetler ‘e rastlarlar. Massagetler İskitlerin bir kolu olup birkaç grubu kapsamaktadır. Strabon, onların bir bölümünün Hazar Denizi’nin doğusunda yaşadıklarını bildirmektedir. Bizans kaynaklarında ise onların Türk olduğu kayıtlıdır. Ksenophon’un verdiği bilgilere göre Mossynoikler, ağaçların yatay olarak üst üste yığılması suretiyle inşa edilen evlerde oturmaktaydılar. Mossynoik, “ağaç kule, ağaç kalede oturanlar” manasına gelmekte olduğu için bu adla anılmışlardır.
Dünyada serentiye örnek bir çok yapı görebilirsiniz.
Orta ve Doğu Karadeniz bölgesine özgü bir yapı olan serendilerimiz, dünyada en çok okunan ilk on klasik eserden biri olan “Onbinlerin Dönüşü”  adlı kitapta bahsettiği bu mimarlık tarzının biraz daha düzenlenmiş biçiminden başka bir şey değildir. Ağaçların kalın tahtalar biçimine getirilerek üst üste dizilmesi esasına dayanan serendilerin mimarî kaynağı da Altay’daki anıta, Sibirya ve Uygur Türkleri mimarîsine dayanıyor olduğu iddia edilmektedir. Bu yöreler de Ksenophon’un tasvir ettiği türden yatay ağaçlarla inşa edilmiş düzensiz ahşap ayaklı yapılar hâlâ bulunmakta, bunlar samanlık olarak kullanılmaktadır. Bütün bunlar, ağaçların üst üste yığılmasıyla inşa edilen bu yapıların kaynağının, Türklerin ana yurdu olduğunu ortaya koymaktadır.
Eski yıllarda yaşamın içinde serentiler çok önemli bir yer tutardı.
GÖLKÖY’DE “SERENDİ” İLE İLGİLİ ANLATILAN BİR EFSANE…
Ordu iline bağlı Gürgentepe ilçesinin Dikenlice köyünde serendi ile ilgili anlatılan güzel bir efsane vardır. Bu anlatılan efsane herkesi biraz daha eskilere götürmektedir. “…Çok eski zamanlarda bu köyde bir ermiş kişi yaşarmış. Bu kişi fakir fukaranın dostuymuş. Herkese yardım etmek istermiş. Çevre köylerdeki fakirler buğdaylarını karşılıksız olarak hep gelip bu ermiş kişiden alırmış. İhtiyaç sahipleri buğday almaya gelince dışarıda beklermiş. Eren, serendisine girer, gelen çuvalları buğday ile doldurup dışarıda teslim edermiş. Bir gün yine bir ihtiyaç sahibi buğday almaya gelir. Ermiş kişi o anda namaz kılmaktadır.  Gelini gelen kişiyi bekletmek istemez. Serendinin anahtarını arar. Sonunda anahtarı kayınbabasının abdest aldığı yerde bulur. Hemen boş çuvalı alır, serendinin kapısını açar. Bir de ne görsün, serendinin tavanında kocaman bir yılan var. Ağzından da sürekli buğday akıyor. Gelin bu durumu görünce korkar ve bağırmaya başlar. Gelinin bağırmasıyla yılanın ve buğdayların kaybolması bir olur. İşin sırrı ortadan kalkar. Durumu kayınbabası fark eder, ama ne çare…” Efsane, serenderin yapılış tarihleriyle ilgili bilgiler vermemektedir. Ancak bir efsanenin teşekkül etmesi ve yaygınlaşmasının uzun zaman gerektirmesi, bizi daha eskilere götürebilmektedir.
Serendiye mısır taşıyan peştemallı bir kadın…
KARADENİZ’ DE ASIRLARDIR YAŞAYAN BİR KÜLTÜR “SERENDİLER”
Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinde köylerde haneler yakın zamanlara kadar küçüklü büyüklü ev, serendi, samanlık ve fırın şeklinde dört yapıdan oluşmaktaydı… Bunlar, Türkiye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi, insanların barınması için iki katlı evlerimizdi ve bu evler genellikle iki katlı olup, altı ahır olarak inşa ediliyordu. Her evin yanında bir de samanlıklar olurdu. Samanlıklar hayvanların ihtiyaçlarının muhafaza edildiği, herhangi bir mimarî özelliği olmayan, ahşaptan alelâde yapılmış yapılardı. Köylerde eski yıllardan beri taş fırınlarımızda vardı.  Bu ateş yakılan korunaklı taş yapılarda yiyeceklerin uzun dayanması ve daha lezzetli olması için fırınlanması gerekmekteydi. Genellikle taş veya tuğla kullanılarak yapılan bu fırınlar ise evlerimizin çevresinde bulunan olmazsa olmaz en küçük birimlerden birisiydi.
Serendilerin yapılma yerini belirlerken eve en yakın mesafedeki serin ve sağlam en uygun yer seçilirdi. Çünkü bir hanenin bütün yiyecekleri burada bir kiler gibi muhafaza edilmekte ve dolayısıyla her gün evden serendere onlarca defa gidip, çıkılıp gelinmekteydi. Serendinin yerden oldukça yüksek olması bu ürünlerin haşerelerden ve yaban hayvanlarından korunmasını sağlardı. Çünkü eski serendiler, insan yiyeceklerinin kurutulması, depolanması ve çeşitli bakımlardan korunması için yapılan ve çok önemli işlevleri olan yapılardan biriydi. Genellikle serendide vatandaş, her türlü yiyeceğini pekmezini, börülcesini, turşusunu, fındığını, mısırını, ununu, güvenle saklardı. Bunun yanında mısırlarını kurutma işleminin gerçekleştirilmesi için de Serentini yanakları boşlukları kullanılırdı.
Serentiler eskiden işlevi kadar estetik dış görüntüsü ile de dikkat çekiyordu.
Serendiler dört direk üzerine oturulmuş genellikle kare veya dikdörtgen şeklinde dizayn edilmiş, yaklaşık 20-25 metrekare alana sahip, bir çeşit kiler gibi bir yapıydı. Serender direklerinin sayısı, yapının büyüklüğüne göre dört, altı veya sekiz olarak da değişirdi. Serendilerin üstü sac, kiremit veya hartama adı verilen yassı olarak yontulmuş tahtalarla örtülerek su geçirmesi engellenirdi. Ancak yan cephelerinde 20-30 santim boyunda bir buçuk iki santim genişliğinde ızgaralar bulunurdu. Bu ızgaraların amacı serendinin içerisine temiz hava girmesini sağlamaktı. Yerden yüksekliği yaklaşık 5 – 7 metre olan serendi’deki direklerin boyu kadar yüksekliğin boş olmasının sebebi, mevcut yiyeceklerin rutubetten zarar görmesini engellemekti. Bu alttaki boşluktan çoğunlukla yakacak depolamada ve hayvan yiyeceklerini korumada yararlanılırdı. Bu arada serendiye ancak ağaçtan yapılan seyyar iskele ile çıkılır ve inilirdi. Serenderin giriş kapısının önünde bulunan bu merdiven, serendiye çıkılırken giriş kapısının önüne dayandırılır. Serendiden inilince bu merdiven tekrar yere konulurdu.
Köylü kışlık erzağını serentide saklardı.
Serender dört köşesinden dikilmiş dört ayrı ağaç direğin üst kısmına sac teneke çakılarak kaplanırdı.  Farelerin, yiyeceklerin olduğu yere çıkmasını önlemek için alt kısmı çukur, ortası delik ağaç veya demir tekerler konulmasıyla serendiye fare ve çeşitli böceklerin ulaşması engellenirdi. Eski tip serendilerin dış cephelerinde ki ahşap kısımlar çok süslü olurdu. İnce ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri olan bu tip oymaları, işlemelerı ve motifleri bazı eski serendiler de görmek mümkündü. Bu ilginç serendileri daha çok köyün zengin ve köklü aileleri yaptırırlardı.
Ordu’da çok eskiden yapılan bu serendilerden güzel örnekleri bazı köylerde bulmak elbette mümkündür. Ama çok sayıda yaşayan ayaktaki eski serendinin yapılış tarihleri belli değildir. Ordu ilinde yapılış tarihini üstünde yazılı olarak görebildiğimiz en eski serendi, Ünye’nin Tekkiraz beldesine bağlı Dizdar köyünde bulunmaktadır. Bu serendinin üzerinde bulunan kabartma biçimindeki yapının 1276 (M.1859-60) yılında yapıldığını göstermektedir.
Artık günümüzde eski tip serendilerin yapımı gerçekleştirilmemekle birlikte Karadeniz’de bazı bölgelerin turistik hale gelmesiyle birlikte eski serendi tipinde yerden yüksek tamamen olan ahşap odalar yapılıyor ve turistlere temalı konaklama işletmesinin ilginç ve doğal ürünleri olarak sunuluyor.
Yiyeceklerin korunması ve farelerin ulaşmasını önlemek için geçmiş devirlerde her evin kapısında yapılan bu tarihi serendilere günümüzde köy evlerinin önünde artık pek rastlanmamaktadır. Bari bu yöresel ve kültürel varlıklarımızdan ayakta kalan son örneklerin değerini bilip, onları koruyup, kollayalım, yaşatalım, değerini bilelim, gelecek nesillere aktararak üzerimize düşen görevi yapalım. Yoksa sevgili çocuklarımızın ve torunlarımızın yüzüne nasıl bakacağız, öyle değil mi?
KAYNAK:
Prof. Dr. Necati Demir, “Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Serendi / Serender’ler”
www.necatidemir.net
Paylaş
Önceki İçerik22. EMİTT Turizm Fuarı Kapılarını Ziyaretçilere Açtı
Sonraki İçerikKaradeniz’in En Sevilen 10 Yöresel Lezzeti
Naim Güney
1958 yılında doğumlu, Hüseyin Naim Güney, ilkokul, ortaokul ve Liseyi Ordu'da bitirdi. KTÜ Ordu Meslek Yüksek Okulundan İnşaat bölümünden mezun oldu. 1979 yılından itibaren bir süre yurt dışında özel sektörde çalıştı. 1980 yılından beri Devlet Su İşlerin 75.Şube Müdürlüğünde çeşitli birimlerde görev yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan “H. Naim Güney” hâlihazırda; Ordu hakkında yerel tarih araştırmaları yapmaya devam etmektedir. Çeşitli Dergi, Gazete ve Sosyal Medyada yaptığı yerel araştırmalar seri olarak yayınlanmaktadır. “Eski Vergiler” ve “Ordu’da Meydana Gelen Doğal Afetler” adında iki adet kitabı bulunmaktadır.