Eski Ordu Evleri

0
Ben çocukluğumuzdan hatırlıyorum. Perşembe Neneli köyünde rahmetli Rabia halamın ve Hacı eniştemizin bir gece evinde misafir kalmıştım. Bu çok eski, küçük pencereli, isli ahşap eve gittiğim zaman oldukça çok şaşırmıştım. İki gözlü ve tek katlı tamamen ahşap bir evdi. Ahşap duvarları soğuk gelmesin diye gazete kağıtları ile kaplamışlardı. Mutfağında bir yer ocağı ve gusülhanesi vardı. Evin diğer bölümü yatak odası idi. Tuvalet ise evin dış bölümde idi. Bu tarihi ahşap evin yan tarafında bir de ahır bulunmaktaydı. Rabia Halam, yer ocağında kaynayan sütten aldığı taze kaymağı kahvaltıda bana pekmezle ikram edip, yedirmişti. O lezzet ve sıcak misafirperverlik hala aklımdadır.
Çeşmeönü’nde bulunan bir köy evi
Ordu’nun bütün köylerinde halk eskiden ahşap ağırlıklı evlerde otururlardı. Bu köy evleri ile ahır ve ağıl gibi yapıların tamamı çevredeki meşe, gürgen, pelit, çınar kavak gibi ağaçlarla inşa edilirdi. Çoğu zaman bu tür ağaçlar yakacak odun olarak da kullanılmaktaydı. Bu hal zamanla ormanlara büyük zararlar vermiş ve ormanların yıl yıl azalmasına, eriyip yok olmalarına sebep olmuştur. Ormanlar açılınca meydana gelen boş topraklara da önce tarlalar yapılmış, mısır, buğday ve arpa ekilmişti. Bu tarla ürünlerinin zamanla arasına fındık da köklenmişti. Böylece ormandan açılan boş araziler sonunda fındık bahçesine dönüştürülmüştü.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Karadeniz’in köylerinde balta ile yontularak elde edilen kalın, kabataslak tahta ve kirişlerle yapılmış çok eski tarihi ahşap evlere rastlanmakta idi. Köylerde yalnız ahşap malzeme ile yapılmış, çok güzel, binalar vardı. İki katlı ve geniş bu evlerin ocaklı birer odaları vardı. Bu tip eski köy evleri çevrede yetişen ağaçlarla yapılırken bunların üzerine de daha kalın kağaç kirişler atılmak suretiyle inşa olunurdu. İki katlı bu evlerin alt katında genelde ahırlar olurdu. Ahırın tabanı “Döşeme” adı verilen ağaçlarla döşenirdi. Ahırların üzerinde ev olarak kullanılan kısımda kalın tahta ve kirişlerle yapılan odalar ve kiler olurdu.
Odaların taban ve tavanları gene tahta ile döşenmiş ve çatıları da tümü birden hartama ile örtülürdü. Mutfak odası gayet geniş olurdu. Günlük yaşam mutfakta geçerdi. Yine mutfakta içinde ateş yakılan genişçe bir yer ocağı muhakkak vardı… Ocağın üst kısmı duman çıkışı için büyükçe bir delik halinde çatının üstünü aşacak şekilde yükseltilirdi. Ocakta yanan ateşle hem yemek yapılır, hem de kızdırılan pilekilerde veya saclarda evin ihtiyacı olan mısır ekmeği börek yufka pişirilirdi. Ayrıca bu ateşle ev ısıtılır, çok üşündüğü zaman ocak başında ateşin karşısına geçilerek keyifle ısınılırdı.
Recai Bey Köşkü
Evlerin ısıtılmasında sac sobalardan ve kuzinelerden de faydalanılmakla ise de o zamanlar her evde soba mevcut değildi. Öyle zannediyorum ki sac sobaların geçmişi de öyle pek fazla eskilere dayanmıyordu. Gazyağının bulunmadığı yer ve zamanlarda evler ocaklarda yakılan ateş ve çıra ışıklarıyla aydınlatılmaktaydı. Odalarda seki de denilen sedirler vardı. Kapının bulunduğu cephede yatak dolabı ile çeşitli raflar bulunmaktaydı. Yine eski evlerde yatak odalarında ya da mutfaklarda olmazsa olmazlardan olan sandık şeklinde küçük ve dar gusülhaneler mevcut olurdu. Bu evler hem dış görünüşleri itibariyle, hem de içlerinde oturulurken insana dünyada değil de sanki tarihin tozlu yaprakları arasında yaşıyormuşluk hissini verirdi.
Sarı Konak / Ordu
Her evin mutlak surette bir helası mevcut idi. Bu tarz eski evlerin sonuncuları varlıklarını uzun yıllara kadar devam ettirmişler ve bu tarihten itibaren bunlar da sökülerek yerlerini yeni evlere bırakmaya başlamışlardı. Bazı evlerin küçücük pencerelerinin yağlı kartonsu kâğıtlarla kapatıldığını hatırlamaktayım. Öyle anlaşılıyor ki henüz cama kolay kolay ulaşamadığı için kışın şiddetli soğuklarına karşı bu evlere çok küçük birer pencere konulurdu. Bu pencereler gündüzleri açık tutulur, geceleri de sürgülü ahşap kepenkler kapatılırdı
DÜLGERLERİN AHŞABI NAKIŞ GİBİ İŞLEDİĞİ ESKİ ORDU EVLERİ NEREDE ŞİMDİ ?
Bu eski evlerde özellikle ahşabı çok güzel kullanmak ve ustalıkla bir nakış gibi ince ince işlemek gerekiyordu. Bu ahşabı en iyi şekilde işlemek için o yıllarda en çok aranan saygın bir meslek dalı vardı. Bu mesleğin adı Dülgerlikti. Dülgerlik, ahşap bina inşaatı konusunda uzmanlaşan eski bir meslek koluydu. Geleneksel Türk ahşap ev yapımında çok ustaydılar. Dülgerlik mesleğine betonarme yapının yaygınlaşmasıyla ilgi azalmıştı. Günümüzde bir elin parmakları kadar kalan “dülger” ustalar ile bu meslek devam etmektedir. Genelde marangozlarla karıştırılan meslek grubunun marangozlardan farkı, sadece binalardaki ahşap kullanımıyla ilgilenmesidir. Zekeriya peygamberin mesleğinin dülgerlik olduğu tarihi kaynaklarda geçmekteydi. Önemli Osmanlı Mimarı Mimar Sinan gönderildiği ocakta da dülgerlik yapmıştı.
Çamaş’ta bulunan Cevat Bey Konağı
Ev yapmak için çok eski yıllarda gerekli ahşap malzeme balta ile yonulurdu. Ağaçları biçme işi daha iyi gelişmiş hızarlarla yapılmaya ve istenilen ebatta tahta ve kalas elde edilmeye başlandıktan sonra çok daha güzel binalar inşa olunmuştu. Bu evlerin pencereleri büyütülmüş, zaman içinde cam ve çerçeveye ulaşılmış, odalara yeni dolaplar ilave edilmiş, doğrama işlerine yenilikler getirilmiş, tavan süsleme işlerinde yeni yeni motiflere yer verilmişti. Ateş yakılan ocakların taş işçiliğinde de büyük gelişmeler olmuştu. Eski binalarda balkon yokken sonradan yapılanlara balkon ve cumbalar konmaya başlanmış, bazılarında oda sayısı üçe çıkarılmıştı.
Ordu’da restore edilen Kahraman Sağra Konağı
19. yüzyılın sonlarına doğru, 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi felaketine rağmen Ordu ve çevresinde ahşap ve taş binaların en güzel örnekleri yapılmaya halen devam ediyordu. Paşaoğlu konağı, Gosti Ağanın Sarı Konağı, eski Vali Konağı, Kahraman Sağra Konağı, Recai Bey köşkü gibi birçok değerli yapı gerek marangozluk, gerek doğramacılık sanatı ve gerekse taş işçiliği bakımından her biri eşsiz sanat eserleri idi. Odaların içinde sedir, büyük ve küçük boy gömme dolaplar, raflar, çok güzel bir şekilde tezyin edilmiş tavanlarla süslenmişti. Ocaklarda da fevkalade güzellikte taş işçiliği vardı. Bu binayı yapan ustalar gerek ahşap işçiliğinde gerekse ocaklarının taş işçiliğinde gerçekten büyük bir ustalık ortaya koymuş, sanat değeri yüksek olan bir eser meydana getirmişlerdi. O zamanlar bu bina hal ve vakitleri yerinde olan ve çok kalabalık bir aile durumunda bulunan sülalelerine ait binalardı. Bu kabil binaların gerek ahşap işçiliğini gerekse doğrama ve tezyinat işlerini yapan dülger ve marangozların çok zengin bir alet ve edevat koleksiyonları vardı.
Ordu’da müze olarak kullanılan Paşaoğlu Konağı
Bunlardan benim bildiklerim ve adlarını hatırlayabildiklerim şunlardı: Keskin bir yassı balta, otur balta, keser, ayak keseri, rende, “küstere” denilen uzun bir rende, planya, testereler, el hızarı, gönye, pergel, düzeltilmiş bir ağaç parçasının kenarına değişik aralıklarda paralel çizgiler çizmek için, marangozlukta el ile kullanılan “nişangeç” aracı, terazi yani kabarcıklı düzeç, kırma, tahta ve taşları kesme, oyma ve yontma işlerinde çekiçle vurarak kullanılan, çelikten yapılmış, keskin uçlu “sıçandişi” denilen alet, açma, el demiri ve marangozluk mesleğinin en sık kullanılan el aletlerinden biri olan ahşaba şekil veren iskarpela aleti, burgular, boy boy ve şekil şekil eğeler, sarkıtılarak kullanılan, düşey doğrultunun denetimini sağlayan “çekül”, iki nokta arasındaki doğruluğu sağlamakta kullanılan “çırpı” ipi, kırmızı boya çıkartan “yoşa” taşı ve daha niceleri…

Bu zengin alet koleksiyonu ile dülgerlerimiz eski evlerde doğrama işleri olarak çok güzel eserler meydana getirmişlerdi. 1950’li yıllarda sayıları pek fazla olmasa da köylerimiz de bu güzel binalara hala rastlamak mümkündü. Ama şimdilerde acaba hala kalmış mıdır ki diye düşünüyorum.
Tahta ile bina inşa ederken eski dülgerler ve ustalar marangozluk sanatının inceliklerine vakıf insanlardı. Bu sanatkarlar tahtaların her iki başına kendine mahsus bir sistemle çok hassas biçimde “yaka açma” yaparlardı. Ahşap tahtalarda açılan bu yakaların kusursuz bir şekilde yerli yerine oturtulması gerekirdi. Tahtalar arasındaki birleşme çizgisinin fark edilmeyecek derecede belirsiz olması çok önemsenirdi. Hatta tahtaların hava geçirmeyecek bir mükemmeliyette bulunması dülgerlik ve marangozluk sanatının en önemli ustalık göstergesiydi.
Eski ordu evleri böyle yapılırdı
Ne yazık ki bu değerli sanat ustaları tahta evlerin ortadan kalkmasıyla birbir yok olmuş, onlarda meslekleriyle birlikte tarihe karışmışlardı. Eski yıllarda bu binaların iç mimarisinde de çok güzel süslemeler yapılırdı. Evlerde özlü çam, ceviz ve kestane gibi çok değerli keresteler kullanılarak tavan, tavan göbeği ve kenarları çeşitli şekil ve motiflerle en güzel biçimde süslenilir, şekillendirilirdi. Kapı, dolap ve raf yapımında doğramacılık sanatının zirvesine varılmış, asırlar boyu yaşayacak eşsiz eserler meydana getirilmişti. Bilhassa camilerde mihrap, minber ve kürsülerde bunun en güzel örneklerine rastlamak mümkündü.
Maşallah yazılı Ordu konağı
Uzun yıllar süren gelişme seyri içinde köy evlerinin planları üzerinde klasik tarza da bağlı kalarak bazı değişiklikler yapılmış, oda adedi ikiden üçe çıkarılmış, pencereler büyütülmüş, sayıları artırılmış, cam ve çerçeve takılmıştı. Evlerin içi daha teşkilatlı ve daha kullanışlı hale getirilmiş, etrafına bir, iki hatta üç balkon konmuş ve yazları oturmak için ön balkona genişçe bir cumba ilave olunmuştu. Bu tip ahşap evler her türlü depreme karşı da çok dayanıklı idiler.
Ahşap köy evlerine örnek
Köylerimizde bu harikulade güzellikteki ahşap evlerimiz büyük bir idraksizlik ve sorumsuzluk zihniyeti içinde hiç acımadan sökülmüş, yok edilmiş, sahip çıkılmamış, bunların yerine betonarme meskenler yapılmıştır. Hâlbuki bugün mesken yapımında ağaç malzemeler yeniden çok büyük bir önem kazanmış, binaların iç dekorasyonunun ahşap olması veya lambri kaplama yapılması, gerek sağlık ve gerekse lüks açısından en büyük ihtiyaç olarak belirmiş ve bu istek adeta altın itibarına ulaşmıştır.
Baltalarla yonularak üretilen tahta ve kirişlerle kurulan ve bir eşine asla rastlanamayacak olan nev’i şahsına münhasır bu enteresan eski evlerimizin mesken tarihimize ışık tutması bakımından orijinal bir örnek teşkil etmek üzere hiç olmazsa bir tanesinin muhafaza edilmesi çok isabetli olurdu. Hiç bozulmadan asırlar boyu yaşamış ve daha da yaşayacak olan bu tarihi eski evlerimiz gelecek nesillerin görmesi bakımından bu çok güzel bir kaynak teşkil edebilirdi. Ne yazık ki bu konuda da sınıfta kaldık…
Paylaş
Önceki İçerikOrdu’nun Markası Kabına Sığmıyor
Sonraki İçerikKar Festivali İptal !
Naim Güney
1958 yılında doğumlu, Hüseyin Naim Güney, ilkokul, ortaokul ve Liseyi Ordu'da bitirdi. KTÜ Ordu Meslek Yüksek Okulundan İnşaat bölümünden mezun oldu. 1979 yılından itibaren bir süre yurt dışında özel sektörde çalıştı. 1980 yılından beri Devlet Su İşlerin 75.Şube Müdürlüğünde çeşitli birimlerde görev yaptı. Evli ve iki çocuk babası olan “H. Naim Güney” hâlihazırda; Ordu hakkında yerel tarih araştırmaları yapmaya devam etmektedir. Çeşitli Dergi, Gazete ve Sosyal Medyada yaptığı yerel araştırmalar seri olarak yayınlanmaktadır. “Eski Vergiler” ve “Ordu’da Meydana Gelen Doğal Afetler” adında iki adet kitabı bulunmaktadır.